4 Ocak 2013 Cuma

HUKUKA GİRİŞ (Bölüm 6)

HUKUK SİSTEMLERİ


I.KARA AVRUPASI HUKUK SİSTEMİ

 Kastedilen, büyük ölçüde Roma hukuku kaynaklı olan Fransız, Alman, İsviçre, İtalyan, İspanyol vs. hukuk sistemleridir.Türk Hukuku da bu gruba dahil olmuştur.

ÖZELLİKLERİ

1] Tedvin Edilmiştir; Bu hukuk sistemi, tedvin edilmiş(kodifikasyon) hukuklardan oluşur. Tedvin, yazısız halde bulunan kurallanın derlenip bir kanunnamede toplanmasıdır. İlk tedvin hareketleri Fransa'da XIV. Louis zamanında (1669-1670) başlar. Asıl tedvin, 1804 tarihli Napoleon Kanunu ile olmuştur. Türkiye 1926 yılında modern İsviçre Medeni Kanunu'nu iktibas etmiştir.
2] Yazılıdır; Başlıca özelliği, kuralların büyük ölçüde yazılı olmasıdır. Hukukun biçimsel kaynakları, esas itibarı ile anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelik gibi yazılı kurallardan oluşur. Örf ve adet ise bu sistemde ancak tamamlayıcı kaynak durumundadır, geçerliliğini dahi anayasa ve kanunlardan alır.
3] İçtihat Hukukun Asıl Kaynağı Değildir; İçtihat, bu sistemde hukukun yardımcı kaynağıdır. Belli bir olayda, belirli bir karar veren mahkeme, seyrek görülse de benzer bir olayda tamamen farklı karar verebilir.
4] Özel Hukuk-Kamu Hukuku Ayrımı Vardır; Bu ayrım çok eskidir ve Roma hukukuna dayanır. C.I.C'ye göre kamu hukuku, Roma devletine; özel hukuk da bireylerin yaşamlarına ilişkindir. Kamu hukuku alanında devlet üstündür, egemen konumdadır. Özel hukuk alanında ise genelde 2 özel kişi arasında ilişki vardır; devlet kural olarak bu ilişkiye müdahale edemez, 2'si eşit durumdadır.
5] Yargı Ayrılığı Vardır; En önemli ayırıcı özelliklerdendir. Bu sisteme mensup mahkemeler, en az iki ayrı düzen oluşturur. Adli yargı ve idari yargı. Her iki grubun da üst mahkemeleri vardır. İdari yargı genelde kamu hukuku alanına, adli yargı ise genelde özel hukuk ve ceza hukuku alanına giren konulara bakar.

II.ANGLO-SAKSON HUKUK SİSTEMİ(COMMON LAW)

 İngiltere'de doğmuş olan bu sistem, başta İngiltere, ABD, Kanada, Avusturalya, Güney Afrika, Hindistan gibi birçok ülkede uygulanmaktadır.
   A.İngiliz Hukukunun Doğumu ve Gelişimi
 Bu hukuk İngiltere'de doğup gelişmiştir. 11.yy'a kadar İngiltere'de hukuki birlik yoktu. Ülkede örf-adete dayanan kurallar bir yerden diğerine göre değişiyordu.
a)Common Law: Normanlar, adalet dağıtmak için, ülkenin değişik yerlerine gezgin yargıçlar gönderdiler. Bu yargıçlar, ülkenin çeşitli yörelerindeki örf-adet kurallarından ihtiyaçlarına en uygun geleni seçtiler ve konularında bundan faydalandılar.İşte bu seyyar hakimler, İngiltere'nin ortak bir hukuka sahip olmasını sağlamışlardır. Bu hukuka da common law(ortak hukuk) denmektedir. Common Law, oldukça katı ve şekilcidir. Örneğin dava açabilmek için, Lord Chancellor'dan bir writ satın almak gerekiyordu. Writ'e uydurulamazsa dava açılamıyordu. Common Law'a göre sözleşmeye uymayan tarafı mahkemeler sadece tazminat ödemeye mahkum ediyordu.
b)Equity Law: XIV. yüzyılda Chancellor Mahkemesi kuruldu. Bu mahkeme, writ koşulu aramıyordu. Serbest yazılmış bir dilekçe ile dava açılabiliyordu. Bu mahkemede, biçimsel common law'ın eksiklerini gidermek için birtakım hakkaniyet ve nesafet kuralları geliştirildi. 1474'te bu kurallar tamamiyle belirginleştirilmiştir. İşte bu kurallardan oluşan ve bu mahkeme tarafından uygulanan hukuka, ''equity law'' denir. (1873-1875; Judicature Act ile; hem common law, hem equity law'ı gerekli durumlarda tüm mahkemeler uygulayabilirdi.)
c)Statue Law: yeni sosyo-ekonomik sorunların çözümü için yasama yoluyla kabul edilen kararlara statue law (kanun hukuku) denir. Bunlar, İngiliz parlamentosunun koyduğu kurallardır. Hakimleri bağlayıcı özelliktedirler.

ÖZELLİKLERİ

1]Tedvin Edilmemiştir; Bu sistemde hukuk kuralları, örf-adet kurallarından ve çok sayıdaki mahkeme içtihatlarından oluşur. Bunun yanında 19.yy'dan itibaren kanunlaştırma yoluna da gidildiği görülmektedir. Kanunlaştırma hareketleri sonucu konulan hukuk kurallarına statue law deniir. İngiltere'de anayasa hukuku da tedvin edilmemiştir, yani bir anayasa yoktur. Ancak ABD'de vardır.
2]Örf-adet, Hukukun Asıl Kaynaklarındandır; Geçerliliğini de bizzat kendisinden dolayı alır. Kara Avrupası sisteminin tersine yazılı kanunların, örf-adete atıfta bulunmasına gerek yoktur.
3]İçtihadi Niteliktedir; İçtihat hukukun kaynağıdır. Bu sistemde, bir mahkemenin vermiş olduğu kararda ifade ettiği ilke veya kural, hukuk kaynağı olarak kabul edilmektedir. "Stare decisis"; bu sistemde emsal teşkil eden karara mahkemenin uyması zorunluluğudur. Emsal teşkil eden kararlar bağlayıcıdır.
Anglo-Sakson hukukuna aynı zamanda case law(vak'a hukuku) da denir.
4]Kamu-Özel Hukuk Ayrımı Yoktur; Yani hukuk, bütün dallarıyla aynı hukuk alanlarında incelenir.
5]Yargı Birliği Geçerlidir; Mahkemeler, adli ve idari olarak ayrılmamıştır. Tüm mahkemeler, değişik isimler taşısa da aynı üst mahkemelere, nihayette tek ve en yüksek mahkemeye tabidir. Kısaca danıştay veya devlet şurası görevinde bir mercii bulunmamaktadır.

III.İSLAM HUKUKU SİSTEMİ(SUUDİ ARABİSTAN)

 İslam hukukunun diğer adı fıkıhtır. Fıkıhın, dine ait kurallarına 'ibadat', eşya ve borçlar hukukuna ait kurallarına 'muamelat', evlenme ve boşanma ile ilgili kurallarına 'münakalat', miras hukukuna dair kurallarına 'feraiz' ve ceza hukukuna ilişkin kurallarına 'ukubat' denir. İslam hukukunun başlıca 4 kaynağı vardır; Kur'an, sünnet, icma ve kıyas.

1.Kur'an: İslam hukukunun ilk kaynağıdır. Normlar hiyerarşisinin tepesindedir. Hz. Muhammed'e inen kitaptır, parça parça inmiştir(610'dan 632'ye kadar). Bu süre içinde kendisine Allah tarafından Cebrail aracılığıyla ayetler bildirilmiştir. Nesilden nesile tevatür yoluyla geçmiştir. Bugünkü biçimiyle Ebubekir zamanında yazılı hale gelmiştir. 114 sure, 6666 ayetten oluşur.
2.Sünnet: Hz. Muhammed'in söz, fiil ve takrirleridir. Kavli, fiili ve takriri olmak üzere 3 e ayrılır. 
-Fiili Sünnet; yaptığı bir iş, bir hareket ile koyduğu kuraldır. 
-Kavli Sünnet; sözle koyduğu kurallardır.  
-Takriri Sünnet; bir kimseyi bir iş yaparken görüp de engellememek, bir şeyin yapıldığını duyup da ses çıkarmamak yoluyla konmuş kuraldır. 
3.İcma: Belli bir dönemde yaşayan fakihlerin(fıkıh bilimcilerinin) bir olay üzerinde aynı düşüncede olmalarıdır . Bağlayıcı bir kaynaktır. Aksine düşünce ileri sürülemez. Ayrıca halifelik makamı, icma ile meydana gelmiş sayılmaktadır.
4.Kıyas: Kur'an ve hadiste mevcut bir hükme dayanılarak çözümlenmemiş bir sorunun kıyas yoluyla çözümlenmesine 'içtihad' denir. İçtihadda bulunanlara müçtedih denir. Sorunu çözerken ya bir ayete ya da hadise dayanılır. Varılan sonuçlar farklı, hatta çelişkili bile olabilir. Bir içtihad ile kendinden önce gelen başka bir içtihad ortadan kalkamaz.

ıv.SOSYALİST HUKUK SİSTEMİ

 1917 yılında Rusya'da yapılan Bolşevik İhtilali'nden sonra uygulanmaya başlamıştır. Roman ve Common Law hukuk sistemlerinden önemli ölçüde farklıdır. Temelinde Marksizm yatmaktadır. Marksist teoriye göre altyapı(ekonomi), üstyapıyı(örf-adet,din-hukuk) belirler. Bu sistemde hukukun amacı adaleti sağlamak değil, toplumda komünist safhaya geçişi sağlamaktır.
Özel hukuk hemen hemen ortadan kalkmış,  yerini kamu hukuku almıştır. "Sosyalist kanunilik"; kanunlar yönetenleri değil, yönetilenleri bağlar. 1980lerin sonunda çökmüştür.

3 Ocak 2013 Perşembe

Roma Hukuku Vize Sonrası Kısım II

HUKUKİ İŞLEMLERİN HÜKÜMSÜZLÜK NEDENLERİ (BUTLAN-İPTAL KABİLİYETİ)

#Hukuki işlemlerin geçerliliği için saptamış olan öğelerden birinin eksik ya da bozuk olması halinde, hukuki işlem sakat yani hükümsüz kalır. Bu sakatlığın önem derecesine göre bu tür hukuk, işlemlerin tümüyle veya kısmen hükümsüzlüğüne kara verilir. Hukuk düzenlerinde hukuki işlemi sakatlayan nedenlerden bazılarının varlığı durumunda, bu işlemlerin taraflarınca istenen sonuçları kesinlikle doğuramayacağı kabul edilmiştir ve bunlar olmazsa olmaz nedenlerin eksikliği olabilir.
#Butlan, iptal kabiliyetine göre daha katı bir sonuçtur.
Ayrıca; yokluk durumu sözkonusu olabilir. Bu durum, işlemin mevcut olmamasıdır; yani yapılan işlem aslında yoktur. Yokluk, bir kadının kendisini hamile sanmasına; fakat gerçekte bebek yerine su kesesinin bulunmasına benzetilebilir. İşlem var sanılırken aslında yoktur dolayısıyla da sonuç da doğurmaz. En ağır en önemli geçersizlik nedenidir.
#Eğer yapılan hukuki işlemin temel öğelerinden biri eksikse, o işlemin butlanından söz edilir veya işlemin geçerli olması kamu düzenine hukuka aykırı bulunmaktadır.


Hukuki işlemin batıl sayılması için nedenleri; 

-1.Hukuki işlem ehliyeti olmayanların yaptıkları işlemler geçersizdir, batıldır (akıl hastaları, küçükler, kısıtlılar)
-2.Yapılan işlerde irade sakatlığı varsa (esaslı hata, muvazaa)
-3.Hukuki işlemlerin geçerlik şartı olan şekil şartına uyulmamışsa
-4.Konusu fiilen veya hukuken olanaksızsa (hukuken imkansızlık=kumar makinası ithal etmek/gümrüksüz olarak ülkeye otomobil sokmak)
-5.Güttükleri amaç, yani hukuki işlemin konusunun genel ahlak kurallarına ya da hukuk kurallarına aykırı olması (adam öldürme, rüşvet)
-6.Temel öğelerinden birinin eksikliği nedeniyle batıl sayılan hukuki işlemler hiçbir şekilde hüküm ifade etmezler ve geçerli duruma getiremezler.

Hukuki işlemlerin iptal kabiliyeti (iptal edilebilmeleri): Bir hukuki işlemin temel öğeleri eksik olmamakla, bu öğelerden birinde bir sakatlık ya da bozukluk olması durumunda hukuki işlem batıl sayılmaz ancak işlemin iptali sağlanabilir. Bu tür işlemlere askıda hukuki işlemler denilmektedir ve 2 ye ayrılmaktadır:
1) Geçerlilikleri askıda olan hukuki işlemler
2) Hükümsüzlükleri askıda olan hukuki işlemler
#Roma hukukunda Ius Civille’nin şekilci tutumu nedeniyle şekle uymayan durumlarda işlem baştan itibaren batıldır. 

HAKSIZ FİİİLER

#Hukuka aykırı fiillerin önemli bir grubu haksız fiillerdir. Haksız fiiller genel olarak, hukuka, hukukun herkes için geçerli belli davranış kurallarına aykırı fiiller olarak tanımlanabilir. Hukuk düzeni, haksız fiillere 2 türlü müeyyide bağlamıştır. Bu müeyyideler; cezai ve tazmin ettirici müeyyide olmaktadır. 

1) Herkes için geçerli olan, bütün insanların davranışlarını düzenleyen , bu nedenle genel nitelikte sayılabilecek hukuk kurullarına aykırı fiiller.
2) Hukukun kendi istemleri ile bazı özel durumlara girmiş kişiler için saptadığı bu nedenle de özel nitelikte sayılabilecek kurallara aykırı fiiller denmektedir. 


#Roma’da birisine haksız fiille zarar verildiğinde başlangıçta şahsi öç durumu vardı. Yani zarara uğrayan istediğini yapabiliyordu. Sonra bu uygulamanın yerine kısas uygulaması geldi; bu konuda zarara uğrayan karşıdakine aynı zararı veriyordu. Diyet uygulamasında önce ihtiyari (isteğe bağlı) idi. Sonra zorunlu hale getirildi. Son olarak da tazminat borcunun ödenmesi uygulandı. Ius Civille'nin öğelerini saptayıp müeyyideye bağladığı 4 haksız fiil tipi vardır.
1) Hırsızlık
2) Gasp
3) Haksız olarak mala verilen zarar
4) Şahsiyetin ihlali
-Bir haksız fiilin söz konusu olabilmesi için bazı koşullar; 
1) Hukuka aykırı bir fiilin varlığı (kişinin şahıs, mal varlığını koruyan kurallara aykırı davranışların bulunması)
2) İşlenen fiil sonucunda zarar meydana gelmesi
3) Hukuka aykırı fiille zarar arasında neden sonuç bağının (illiyet bağı) bulunması, yani meydana gelen zararın işlenen fiilden doğmuş olması
4) Hukuka aykırı ve bir zarar doğuran fiili işleyen kimsenin bu fileden sorumlu tutulabilmesi
#Haksız fiilin dört öğesi;
1) Hukuka Aykırılık: Hukuk düzeninin herkes için öngördüğü genel davranış kurallarına aykırı davranılması
Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durumlar (hukuka uygunluk sebepleri);
a) meşru müdafaa; bir kimsenin haklı savunma durumunda bulunması
b) zaruret hali (örn: soğukta ormanda tek başına kalan kişinin, bulduğu bir kulübeye donmamak için zor kullanarak kapısını kırıp girmesi, çok acil ilaç gerektiren eczanenin kapalı olması sonucu camının kırılıp ilacın alınması) zaruret halinde yapılan davranış haksız fiil olmaz ama verilen zarar tazmin edilmelidir.
c) Özel ya da resmi bir görevin ifa edilmesi (bir doktorun ameliyatını gereği olarak hastanın herhangi bir yerini kesmesi ve icra memurunun birisinin evinden zorla eşyalarını alması örnek olarak verilebilir.) 

2) Zarar: Haksız fiil nedeniyle tazminat borcunun doğabilmesi için bir zararın meydana gelmiş olması gerekir. Zararı 2 ye ayırabiliriz.
a) Fiili zarar: Bir kimsenin mal varlığında doğrudan doğruya meydana gelen zarardır; azalma, eksilme biçiminde ortaya çıkar.
b) Yoksun kalınan kar: Mal varlığına dokunulmamakla birlikte; mal varlığının çoğalmasına (örn. Bir taksiye çarpılır hem taksici yaralanır hem de arabada hasar oluşur. Taksicinin hastanede yattığı süre boyunca çalışamadığı için kazanamadığı para taksicinin yoksun kaldığı karıdır. Hastane ve tamir masrafları ise fiili zararı oluşturmaktadır.
c) Manevi zarar: Bir kimsenin manevi varlığında meydana gelen zarardır. Bizzat kişiye ve en yakınlarına yapılan bir fiilden kaynaklanmalıdır. (örn. Alakasız bir kişinin resminin gazetede hırsız diye çıkması ve haksız yere iftira vb.)

Menfi Olumsuz Zarar: Bir kimseyle yapılan sözleşmenin feshedilmesi halinde sözleşme yerine getirilmediği için düşülen zarardır.
Müspet Olumlu Zarar: Bir sözleşmenin (sözleşme devam ederken) gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zarar (işin daha iyi yapılabilmesi mümkünken söylendiği gibi yapılmaması)
3) Nedensellik Bağı: Meydana gelen zarar, işlenen fiilden doğmuş ise orada nedensellik (illiyet bağı) vardır (neden-sonuç ilişkisi)
4) Sorumluluk: Hukuka aykırı ve bir zarar doğuran fiili işleyen kimsenin bu fiilden sorumlu tutulabilmesi, kişiye o zararı tazmin etme yükümlülüğünün yüklenmesidir. Temyiz kudretine (ayırt etme gücüne) sahip olmayan bir kimse sorumlu tutulamaz.
Sorumluluk ; Subjektif (kusur sorumluluğu) ve objektif (kusursuz sorumluluğu) olmak üzere 2 ye ayrılmaktadır.
#Haksız fiillerdeki sorumluluk subjektif sorumluluktur. Objektif (kusursuz) sorumluluk ise haksız fiillerde söz konusu olmaz, akitlerde görülür. 

Kusur kavramı ve çeşitleri: Kusurun başlıca kasıt ve ihmal olmak üzere 2 türü vardır.
Kasıt: Hukuka aykırılığı bilindiği halde istenerek bir fiilin işlenmesi durumunda kasıttan söz edilir. Bir kimse bir başkasının hayvanını bilerek ve isteyerek yaralar veya öldürürse kasıt vardır.
İhmal: Hukuka aykırı bir fiil gerekli dikkat ve düzen gösterilmemesi nedeniyle işlenmişse ihmal sözkonusudur. 
İhmalin dereceleri; ağır ve hafif olmak üzere 2 çeşittir.
1) Somut Ölçüt: Bizzat olayın kendisine bakılır. Haksız fiili gerçekleştiren kişinin kendi işini yaparken gösterdiği dikkate göre karar verilir. Kendi işindeki özeni göstermişse hafifi göstermişse ağır ihmal vardır diyebiliriz. (örn. Dükkan sahibi A bir işi nedeniyle karşı dükkan sahibi B den dükkanına bakmasını ister. B de 5 dk lık bir iş için gider, bu sürede kendi dükkanını kilitleyip A nın dükkanını açık bırakır ve A nın dükkanına hırsız girer. Burada B nin ağır ihtimali sözkonusudur. Eğer kendi dükkanını da açık bırakmış olsaydı hafif ihmal sözkonusu olacaktı.
2) Soyut Ölçüt: Ortalama bir kişinin (mantıklı, makul, orta zekalı kişi) göstereceği dikkat ve özene bakılır. Kişi ortalama bir kimsenin göstereceği dikkati göstermemişse ağır ihmal, tedbir alınmasına rağmen haksız fiil gerçekleşmişse hafif ihmal vardır. (örn. B topluma açık bir mekanda otururken tuvalete gideceğinde A nın kendisine emanet ettiği dizüstü bilgisayarı yanına almazsa ağır, yanına aldığı halde tuvalette bir şekilde çaldırırsa hafif ihmal vardır.)
Kusur Ehliyeti (Haksız Fiil Ehliyeti): Kişinin gerçekleştirdiği haksız fiil nedeniyle sorumlu tutulabilmektedir. Medeni Kanunumuza göre; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve zayıflığı, sarhoşluk vb. gibi nedenlerle temyiz kudreti olmayan kişiler, haksız fiil ehliyetine sahip sayılmazlar. Yani işledikleri haksız fiillerden sorumlu tutulamazlar. Roma hukukunda ayırt etme (temyiz) gücüne sahip ve 7 yaşını doldurmuş kişilerin haksız fiil ehliyetleri bulunmaktadır. 

Roma Hukukunda Hakların Korunması 

 Kişilerin haklarını kendi kendilerine almalarını (ihkak-ı hak) öngören sisteme özel koruma düzeni adı verilmektedir. Roma’nın en eski dönemlerinde özel koruma düzeni geçerliydi. Daha sonra kısas ortaya çıkmıştır. Ardından hakeme başvurma durumu getirildi, başlangıçta ihtiyari olan bu durum zamanla zorunlu tahkime dönüştü. Son aşamada ise devlet yargı fonksiyonunu üstlendi. 

Özel Yargılama Sistemi: (Krallık dönemi ortaları – m.s. 342)
 
  Devletin yönetim ve kontrol yetkisine rağmen özel kişilerin etkinliklerinin ağır bastığı bir sistemdir.
  Özel yargılama sisteminde iki farklı usulün uygulandığı 2 gelişim aşaması vardır.  

1) Legis Actio (kanuni davalar) usulünün uygulandığı dönem (krallık döneminin ortaları – m.ö. 17)
-Yargılamayı özel yargıçlar yaparlar
-Davalara 2 farklı yetkili (makam) hakim bakar
a) Proetor (magistra) önündeki aşama
b) Özel yargıç önündeki aşama 

2) Formula usulünün uygulandığı dönem (m.ö. 17-m.s. 342)
-Yargılamayı özel yargıçlar yaparlar
-Davalara 2 farklı yetkili (makam) hakim bakar
c) Praetor (magistra) önündeki aşama
d) Özel yargıç önündeki aşama
Davacı (actor), öncelikle praetora başvurmaktadır. Delillerini ileri sürer, magistra haklı olabileceğine inanırsa dinler ve elindeki belgelerle özel yargıcın önüne gönderilir.
-Özel yargıç eline geçen belgelerle ve iddialarla bağlı olup tekdir yetkisi olmayan onlara göre kabul veya red kararı veren makamdır.
#Bu iki aşamayı birbirinden ayıran aşamaya anlaşmazlığın/davanın tespiti adı verilmektedir. Bu aşamasından sonra;
1) davanın tarafları
2) davanın konusu
3) daha önce ileri sürülen iddialar değiştirilemez yeni iddialarda ileri sürülemez.


• Gaius’un Institutiones adlı eserinde belirttiği gibi 5 legis actiodan 3 ü medeni usule; 2 si icra (hükmün yerine getirilmesi) ya yöneliktir.
• Legis Actio Usulü,

Dava ehliyeti = hak ehliyeti + hukuki işlem ehliyeti
Davada temsil yoktur. İstisnai durumlarda (davalı Roma İmparatorluğu adına savaşta bulunan bir asker, devlet görevlisi vb.) sözkonusu olabilirdi. 
• Formula Usulü: 
1) Temsil kurumu genişletilmiştir, davalılar praetor önüne vekillerini gönderebilirler.
2) Aile evlatlarına pasif dava ehliyeti (davalı olabilme) verilmiştir. Ancak aile evlatlarının hak ehliyeti olmadığından mal varlıkları yoktur ve dava kazanılsa bile aile evladının babası ölmeden kendisinden mal alınamaz.
#Formula da ayrıca 3 bölüm yer almaktadır.
1) tasvir (betimleme)
2) talep
3) mahkumiyet (Mahkumiyet kararı sadece belirli miktarda bir paraya ilişkin olmaktaydı.)



DAVA ÇEŞİTLERİ

A) Ius Civille – Ius Honororirum (Ius Praetorium) davaları:
#Ius Civille davalarına actio in ius denmekte ve Roma Medeni Hukuku tarafından öngörülen; Ius Civille'de hüküm altına alınmış konularla ilgili davalardı.
#Ius Honorarium davalarına ise actio in factum adı verilir ve Ius Civile'de yer almayan, praetor tarafından tanınan davalardır. En önemlileri; hile, tehdit davalarıdır.
#Ius Civille davalarının kıyas yoluyla genişletilmesi sonucu praetorların tanıdığı davalara actio utilis (faydalı dava) adı verilmiştir. Bir de yine praetorların tanıdığı actio fictica (varsayıma dayanan davalar) vardı.

B) Actio in rem: Ayni haklara yapılan saldırılarda geçerlidir.
C) Actio in Personam: Şahsi hakların ihlalinde açılan davalardır. 
D) Dar Hukuk davaları: (Hüsniniyet davaları) dar hukuk davalarında hakimin takdir yetkisi bulunmamaktadır.
E) Actiones Arbitrariae: Bu davalarda davalıya, dava konusu malı geri vermek ya da onun takdir bedelini ödemeye mahkum edilmeyi kabul etme arasında bir savunma (muhayerlik-arbitrium) olanağı tanınmaktaydı.


    SİSTEM DIŞI YARGILAMA (294-565)
  Günümüz yargılama usul hukukuna çok benzemekle beraber dava tek bir hakim (imparatorluk tarafından görevlendirilmiş) önünde bitirilmekte olup takdir yetkisi genişletilmiştir.
Sistem Dışı Yargılama ile Özel Yargılama Sistemi Arasındaki Farklar:
1) Özel yargılama sisteminde yargıçlar özel hukuk kişileri iken sistem dışı yargılamada imparatorluğa bağlı devlet memurlarıdır.
2) Özel yargılama sisteminde davalar 2 aşamalı iken diğerinde tek aşamalıdır
3) Özel yargılama sisteminde davalar halka açık mekanlarda yapılır, isteyen herkes davaları izleyebilirdi. Diğer sistemde ise; yargılama günümüzde olduğu gibi davalar kapalı mekanlarda yapılmakta ve davayı sadece davanın tarafları ile onların vekilleri izlemekteydiler.
4) Özel yargılamada kararlar kesin olup temyiz/itiraz hakkı bulunmamaktadır. Diğer sistemde ise kararlara itiraz hakkı vardır.
5) Sistem dışı yargılamada günümüzde olduğu gibi yargılama harcı (dava gideri) alınırken diğer sistemde alınmamaktadır.
6) Özel yargılamada davalarda temsil yoktu, sistem dışı yargılamada ise temsil kurumu genişletildi davalarda vekillerin bulunmasına izin verildi.
7) Özel yargılamada (formulo aşamasında) mahkumiyet sadece paraya ilişkin olup; sistem dışı yargılamada nakden tazminde söz konusudur.
8) Sistem dışı yargılamada yargıcın takdir yetkisi daha geniştir. 

Roma Hukuku Vize Sonrası Kısım

HUKUKİ İŞLEMLERİN GERÇEKLİK KOŞULLARI


A. Hukuki İşlem Yapma İradesinin İzharı
-Hukuki işlem yapmaya yönelik iradenin dışarı vurulması, açığa çıkarılması gerekir.

1.Yönetilmesi Gerekmeyen İrade Beyanları: Bazı hukuki işlemlerde iradenin hiç kimseye yönetilmeden, hiç kimseyi muhatap almadan, açığa vurulması, işlemin geçerli olması için yeterlidir.(Vasiyetname düzenleme, bir malın mülkiyetinden vazgeçerek o malı terketmek gibi.)
2.Yönetilmesi Gereken İrade Beyanları: Bazı hukuki işlemlerde ise, bu hukuki işlemi amaçlayan irade beyanının belli kişi ya da kişilere yönetilmiş olması gerekir.(Kiracının kira sözleşmesinin feshini kiracısına bildirmesi gibi)

B. İradenin Beyan Şekli

1.Şekle Bağlı İrade Beyanları: Medeni Kanunumuzda sadece evlilikte sözlü şekil şartı aranır.Toplumsal ve ekonomik açıdan önemli görülen hukuki işlemlerde Ius Civile'ye göre birtakım sembolik davranışlara bağlanmış törenler gerekiyordu.
2.Şekle Bağlı Olmayan İrade Beyanları: Hukuki işleme yönelik irade beyanı, istenilen herhangi bir biçimde yapılabiliyorsa bundan söz edilir. Roma'da bu irade beyanlarının da geçerli hukuki işlem oluşturabileceği düşüncesi ilk olarak Ius Gentium'da ortaya çıktı ve praetorların faaliyetleri sonucu giderek Ius Civile'yi etkiledi.(alım-satım, şirket ve vekalet sözleşmeleri) 2 şekilde irade beyanı vardır:
  • Sarih(Açık) İrade Beyanı
  • Zımni(Örtülü) İrade Beyanı
-Açık İrade Beyanı: İrade, irade belirtisi olarak kabul edilen fiillerden biri ile beyan ediliyorsa açık irade beyanı vardır.Örneğin; bir kimsenin belli bir bedel karşılığında bir malı almak konusundaki istemini sözle, yazı ya da imza ile, bir baş hareketi veya bir el işareti ile göstermesi bu konuya girer.
-Örtülü İrade Beyanı: Gerçekte başka bir amacı olan, ama genelde belli bir iradenin varlığına işaret ettiği kabul edilen davranışlar, iradenin zımnen beyanı sayılır. Örneğin; kanunen belli bir durumda itiraz eden kişi, susmuşsa bunu kabul etmiş sayılır (Sükut ikrardan gelir).
3.İradenin Beyanı ile İradenin İçeriğinin Birbirine Uygun Olması: Kural olarak iradesini beyan eden kimse bu şeyi gerçekten istemelidir. Yani kişinin iç dünyasında oluşan istemi ile beyan ettiği iradesi birbirine uymalıdır. Roma Hukukunun ilk çağlarında özellikle şekilci niteliği gereği Ius Civile'de, beyan edilen iradeye önem veriliyordu. Zamanla Roma'da, Romalılar kişilerin gerçek iradelerine daha çok önem vermeye başladılar. Bu da praetorların faaliyetlerinin bir sonucu olmuştur.


    A. İrade ile bu İradenin Beyanı Arasında İstenerek Yaratılan Ayrılıklar

a)Bir Tarafın İsteği ile Yaratılan Ayrılıklar;
aa) Zihni Kayıt; bazen, bilinçi olarak bir kimse tarafından gerçek iradesi ile iradesinin beyanı arasında uygunsuzluk yaratılabilir. Bu duruma 'zihni kayıt'(gizli koşut) denir. Eğer irade beyanı, kendisine karşı yapılan kişi, zihni kaydın varlığını anlayacak durumda değilse, yapılan hukuki işlem, irade beyanında bulunan kişi tarafından istenmediği halde hüküm doğurur, yani geçerli olur. Bu durum hem Roma Hukukunda hem de Medeni Hukukumuzda halen geçerlidir. 
bb) Latife (Şaka) Beyanı; eğer kendisine şaka yollu irade beyanında bulunulan kişi, bunun şaka olduğunu anlayabilecek durumda ise yapılan irade beyanı, hukuki sonuç doğurmaz. Bunun tersi durumda ise işlem geçerli olur.
b)İki Tarafın İsteğiyle Yaratılan Ayrılıklar (Muvazaa);  
 İki taraflı hukuki işlemlerde yani geçerliliği için en az iki kişinin iradesinin gerekli olduğu işlemlerde söz konusu olur.
  • Mutlak Muvazaa 
  • Nısbi Muvazaa                                
 -Mutlak muvazaa; üçüncü kişilere karşı bir hukuki işlemi ister görünerek yapan taraflar, gerçekte hiçbir hukuki işlem yapmak istemiyorlarsa ''mutlak muvazaa'' dan söz edilir. Böyle bir durum varsa hukuki işlem, hüküm doğurmaz. Burada 1 tane 2 taraflı hukuki işlem söz konusudur.
 -Nısbi Muvazaa; eğer iki taraf, anlaşarak gerçekte yapmak istedikleri hukuki işlemi, üçüncü kişilerden saklamak için başka bir hukuki işlem yapmış gibi gösterirlerse bu durumda 'nisbi muvazaa' oluşur. Burada iki tane 2 taraflı işlem söz konusudur; biri gerçekte istenen ama herhangi bir nedenle dışa karşı gizlenen işlemdir. Diğeri ise, taraflarca gerçekte istenmemekle beraber üçüncü şahıslara karşı asıl yapılmak istenen işlemi gizlemek için yapılmaktadır. Medeni Hukukumuzda 'muvazaa'lı işlem hükümsüz sayılmakta, buna karşılık gerçekte istenen ve gizlenen işlem, kanunun saptadığı koşullara uygun olarak yapılmışsa geçerli sayılmaktadır.

    B. İrade ile Beyan Arasında İstenmeden Ortaya Çıkan Ayrılıklar 
 Bazen kişi, istemediği bir şeyi istediği biçimde ya da istediği bir şeyi istemediği bir biçimde beyan etmiş olabilir. Böyle bir durumda irade beyanında bulunan kişinin ''hata'' ya düştüğü söylenir. Buna 'beyanda hata'(error) denir. İki çeşit nedenden ileri gelebilir; 
  1. Beyanda bulunan kimse, dalgınlıkla, dil sürçmesi ya da bir yanlış anlama dolayısıyla vb. doğrudan doğruya kendisinin yol açtığı bir nedenden ötürü, istemediği şeyi beyan etmiş olabilir.
  2. Beyanda bulunan kişinin dışında ortaya çıkan birtakım nedenlerden dolayı olabilir. Örneğin; bir kimse, vasiyetnamesinin başka bir kişiye yazdırırken yazan kişinin dalgınlığıyla o kimsenin iradesini gerçeğe uygun olarak yansıtmamış olabilir.   
 a)Esaslı Hatalar:
 b)Esaslı Olmayan Hatalar:

# Eğer iradesinin beyanı bir hataya dayanan kişi tarafından bu hatalı durum bilinseydi, o kişi bu hukuki işlemi yapmayacaktıysa hatanın 'esaslı' olduğu söylenebilir. Esaslı hatalarda hukuki işlem geçerli sayılmaz, esaslı olmayan hatalarda ise hukuki işlemin geçerliliğini etkilemeyeceği sayılıyordu. Hata çeşitleri; 
  1. Hukuki İşlemin Mahiyetinde Hata; bir hukuki işlem için iradesini beyan eden kişi, hata sonucu, gerçekte istediği hukuki işlemden başka bir hukuki işlem için iradesini beyan etmişse burada mahiyette hata söz konusudur. Genelde iki taraflı hukuku işlemlerde görülür. Butür hukuki işlemler geçerli olmaz.
  2. Şahısta Hata; kendisiyle hukuki işlem yapılmak istenen kişinin şahsı bakımından hata edilmiş olabilir. Örneğin, bir kimse evini A'ya kiralamak istediği halde kira sözleşmesini yanılarak B ile yapmışsa 'şahısta hata' söz konusudur. Bu hata her zaman esaslı hata sayılmayabilir. Bu, hukuki işlemin mahiyetine göre değişir.
  3. Hukuki İşlemin Konusunda Hata; Örneğin; bir kimse, altın saat satın almak istediği halde yanlışlıkla bir altın bilezik satın almak konusunda iradesini beyan ederse, 'hukuki işlemin konusunda hata' etmiş olur. Bu tür hatalar her zaman esaslı hata sayılır, bunun sonucunda hukuki işlem geçerli olmaz.                                                                        
   C. İradenin Oluşumunda Bozukluk(saikte hata,vasıfta hata,hile,ikrah)

 
Bir kimsenin bir hukuki işlem yapmak konusundaki iradesi, çok çeşitli etkenlerin sonucunda oluşur. Bu etkenlere hukuki işlemlerin saiki denir. Saik, bir kimseyi bir hukuki işlem yapmaya iten ilk nedendir. Hukuki işlemin nedeni değildir. Hukuki işlemin sebebinde hata, yani hukuki işlemle sağlanmak istenen amaçta hata, gerçekte hukuki işlemin niteliğinde hata demektir. Hukuki işlemlerin saikinde hatalar söz konusu olabilir, örneğin; arsa fiyatlarının ileride yükseleceğine inanan bir kişi, kar etmek düşüncesiyle arsa satın alabilir.Oysa alım-satın akdi yapıldıktan sonra arsa fiyatları düşmüş olabilir. Malatya'ya atanacağına inanan(saik) bir memur, orada bir ev kiralayıp, Bursa'ya atanabilir.Bu durumlarda saikte hata söz konusudur. Bu hatalar olmasaydı bu işlemler yapılmayacaktı. Bu hatalar hukuki işlemin geçerliliğini etkilemez. Ancak 'vasıfta hata' söz konusuysa işlem geçersiz sayılır.(bakırdan yapılmış tepsi, altın sanılarak alınmışsa). Bu hatanın esaslı olup olmadığı toplumsal ve ekonomik işlevine göre saptanır. Bu tip hataların önem taşıdığı 2 durum daha vardır:


 1. Hile (dolus)
 2. İkrah (metus)

#Hile; bir kimseyi hukuki işlem konusunda, dürüst olmayan davranışlarla hataya düşürmektir. Eğer hileli davranışlar yüzünden düşülen hata 'esaslı' iste yapılan hukuki işlem geçerli olmaz.
#İkrah; bir kimseyi tehdit ederek zayıflayarak ona hukuki işlem yaptırılması halinde söz konusudur. 2 şekilde düşünülebilir;
  • Maddi cebir
  • Manevi cebir 
#Fiziksel zorlamaları içeren durumlarda maddi cebir söz konusudur. Maddi cebir sonucu yapılan işlemin geçerliliği söz konusu olamaz. Çünkü bu durumda hukuki işlemi yapan kişinin iradesinden söz edilemez. Manevi cebir ise şahsa şantaj, mala zarar verme tehdidi ile olabilir. Manevi cebir(baskı) sonucu yapılan hukuki işlem, o işlemi yapan kişi tarafından istenmiştir. Yani bu kişinin iradesi vardır. Ancak bu irade serbest düşünme sonucu değil, tehdidin yarattığı korku nedeniyle ortaya çıkmıştır.
#İkrah nedeniyle yapılan hukuki işlemlerin geçerli sayılamayacağı düşüncesini ortaya atanlar praetorlar olmuştur. Praetorlar ikrah sonucu işlem yapanlara 3 olanak sağladılar;
  1. Eski duruma getirme
  2. İkrah def'i
  3. İkrah davası

 HUKUKİ NETİCE(SONUÇ)

#Hak, bir şahsa bağlanmışsa, yani bir kimse yeni bir hakkın sahibi olmuşsa, 'hakkın kazanılması'(iktisabı)ndan söz edilir. Hak bir kişiden ayrılmışsa 'hakkın kaybedilmesi'(ziyanı)ndan söz edilir. Bir hak yine aynı kişide kalmakla birlikte, birtakım değişikliklere uğrayabilir, bu durumda 'hakların değişmesi(tebdili)'nden söz edilebilir.
   
 1. Hakların İktisabı:

a) Aslen Kazanılması; bir kimse eşya üzerinde kurduğu ilişkiyle hak sahibi olursa, bu hak aslen kazanılır.
b) Devren Kazanılması; bir kimsenin alacak hakkını bir başkasına devretmesi halinde bu hak, o kimse tarafından devren kazanılmış olur. 

 a#Aslen kazanmada başka biriyle kurulmuş bir hukuki işlem söz konusu değildir. Çünkü kazanılan hakkın başka biriyle ilgisi yoktur. Hak, o kişinin şahsında doğmaktadır. Örneğin; sahipsiz mal olan balıkların biri tarafından tutularak mülkiyet hakkı dolayısıyla kazanılması. Terkedilmiş mallarda da aynı durum görülür. Alacak haklarında da aslen kazanma görülür. Aslında bu haklar bir başkasıyla kurulan ilişki sonucunda doğarlar, ancak doğrudan doğruya kazanılan alacak hakları aslen kazanmaya girer.
 b#Bir kimse bir başkasına ait olan bir hakkı, o kişi ile kendisi arasında kurulan bir ilişki sonucunda kazanırsa, bu hakkın 'devren kazanılması' söz konusudur. Bir hakkın devren kazanılabilmesi için, bu hakkın daha önce bir başkasına ait olması, hakkın varolması gerekir. Alacak haklarının da devren kazanılması mümkündür. Alım-satım ile kazanılan mallar ''devren'' kazanılmıştır. Devren kazanma 2 şekilde olabilir;
  • İnşai-devren iktisap; kurma yoluyla yeniden kazanma
  • Nakledici-devren iktisap; kazanma(halefiyet)             


İnşai-devren iktisap: Bir hak, bir kişide var olmakla birlikte, o haktan farklı nitelikler kazanarak bir başka kişiye devredilmişse, bu kişinin devren iktisabı, 'İnşai' sınıfına girer. Örneğin; bir borçlu tarafından bir arsa üzerinde alacaklısı lehine tesis edilen rehin hakkının, alacaklısı tarafından kazanılması, 'inşai-devren iktisap'dır. Çünkü bu rehin hakkı, borçlunun arsa üzerindeki mülkiyet hakkına dayanmaktadır.
Nakledici-devren iktisap: eğer bir hak, hak sahibinde bulunduğu şekilde, aynen başka bir kişiye devredilirse kişinin bu hakkı bu yolla kazandığı söylenir. Buna 'haklarda halefiyet' denir. Roma'da hakkın bu yolla kazanılmasında 'kimsenin sahip olduğu haktan fazlasını başkasına devredemeyeceği kuralı' yatıyordu. Haklarda halefiyet 2 şekilde gerçekleşir:
  
  a) Cüzi Halefiyet
  b) Külli Halefiyet

a) Cüzi Halefiyet; bir kişinin tek bir hakka başka bir kişinin yerine kaim olması, ona bu tek hakta halef olması halinde bundan söz edilir. Kısaca tek bir hakkın birinden başka birine devridir.
b) Külli Halefiyet; bir kişiye ait olan haklar topluluğunun ya da o kişinin mameleki(malvarlığı)nın tümüyle tek bir hukuki nedenle bir başkasına devridir. Roma'da Klasik Hukuk Dönemi boyunca cüzi halefiyet bilinmiyordu. Çünkü bu dönemde tek tek hakların, özellikle ayni hakların kazanılmasında, bir eşya üzerindeki hakkın değil, o eşyanın birinden başka birine devredildiği kabul ediliyordu. Bu dönemde, Roma'da sadece Külli halefiyet biliniyordu. Bunun en doğal sebebi de ölümdü. Hukuki anlamda ölmüş kişinin de mameleki dağılıyordu(bkz: esir düşme, aile egemenliği altına girme...). Klasik-sonrası dönemde cüzi halefiyet kavramı da ortaya çıkmıştır.

#Hakların kaybedilmesi ve değişmesi konumuzca önemli olmadığından değinmeden geçiyorum.

HUKUKİ İŞLEMLERİN İSTİSNAİ ÖĞELERİ: ŞART VE VADE

  Şart ve vade, hukuki işlemlerin istisnai unsurlarıdır.Genel kural, hukuki işlemlerin yapıldıkları anda hukuki sonuç doğurmaları, yani hüküm ifade etmeleridir. Ancak bazen hukuki işlemlerin hemen hukuki sonuç doğurması istenmeyebilir ya da hukuki işlemlerin geçerli olması bir takım koşulların gerçekleşmesine bağlanmak istenebilir.
Şart: Bir hukuki işlemin sonuçlarının bağlandığı geleceğe ilişkin, gerçekleşmesi objektif olarak şüpheli bir olaydır.
Şartın Özellikleri; Şarta mutlaka bir hukuki sonuç bağlanmalı, şart olarak saptanan olay geleceğe ait olmalı, objektif olarak şüpheli olmalı, gerçekleşmesi maddi olarak mümkün olmalıdır. Hukuk düzeninin saptadığı koşullar içinde bir olay şart olarak belirlenmişse bu durum taraflarca şart olarak saptanamaz. Şart olarak saptanan olayın hukuka, genel ahlaka ve adaba uygun olması gerekir, illegal yapılan işlemlerde şart kabul edilmez.

Şartın Türleri:
 
1) Geciktirici – Bozucu Şart
a) Geciktirici (taliki) şart: Bir sözleşmenin hüküm doğurmasının başlangıcı şarta bağlanıyorsa, bu erteleyici (geciktirici, taliki) şarttır. (Sınıfta en yüksek ortalamaya sahip olan kişiye 1 yıl süreyle burs verilecektir)
b) Bozucu (infisahi) şart: Geçerli bir biçimde yapılıp hükümlerini icraya (yürütmeye) başlamış olan hukuki işlemin bu hükümlerinin sona ermesinin bağlandığı şarttır. Ortak hukuki işlem vardır, şart gerçekleşince ortadan kalkmaktadır.
#Roma Hukukunda şart sadece taliki olarak düşünülmekteydi.
2) Olumlu-Olumsuz Şart: Hukuki işlemlerin sonuç doğurmasının bağlandığı şart olumlu bir olay ise olumlu şarttan olumsuz bir olay ise olumsuz şarttan söz edilmektedir. 
3) İradi–tesadüfi–muhtelif Şart
İradi şart: Şartın gerçekleşmesi hukuki işlemi yapacak kişinin iradesine bağlıysa bu şartın iradi olduğu söylenir.
Tesadüfi Şart: Gerçekleşmesi 3. bir kişinin iradesine ya da tamamen dış etkenlere bağlı olan şarttır.
Karma (muhtelif) şart: Gerçekleşmesi hem şarta bağlanmış hukuki işlemin taraflarından birinin hem de 3. bir kişinin iradesine ya da dış etkenlere bağlı olan şarttır (örn. Tatile giderken otomobilini ödünç verirsen ben de otel masraflarını öderim)

Hukuki Şartın Aşamaları
1) Belirsizlik aşaması; şart olarak saptanmış olayın gerçekleşmesinin şüpheli olduğu aşamadır.
Taliki şartta hukuki işlemin sonuçları askıdadır.
İnfisahi şartla hukuki işlem hüküm ve sonuçlarını meydana getirmektedir.
2) Şüpheli durumun sona erdiği aşama:
a) şartın gerçekleşmesi ; Taliki şartta şartın gerçekleşmesi ile şarta bağlı olan hukuki işlem hüküm ve sonuç doğmaktadır. İnfisahi şartta; yapılan hukuki işlemin sonuçları sona erer.
b) Şartın gerçekleşmemesi veya gerçekleşmeyeceğinin kesinleşmesi; Taliki şartın sonuç doğurma olanağı kalmamıştır. İnfisahi şartın sonuçlarını sürdüreceği anlaşılır.
Taliki şartta; şart gerçekleşirse hukuki işlemin yapıldığı andan itibaren mi hüküm ve sonuç doğuracağı sorununa şartın geriye geçerli (makabline şamil) olması denir. Çağdaş hukuklarda genellikle, taraflar aksini kararlaştırmamışlarsa taliki şarta bağlı hukuki işlemlerin şart gerçekleştiği andan itibaren hüküm ifade edeceği kuralı benimsenmiştir. İnfisahi şartın yapısı gereği istisnai durumlar haricinde geçmişte etkili olması mümkün değildir. Çağdaş hukuklarda infisahi şarta ilişkin olarak şartın geriye geçerli olmayacağı gerçekleştiği andan itibaren şartlı hukuki işlemi sona erdireceği kuralı kabul edilmiştir.

Vade (ecel): Hukuki işlemlerin hüküm ve sonuçlarının bağlandığı gerçekleşmesi kesin geleceğe ait olaylardır. Saptanan vade bir olayın gerekleşmesi veya bir tarih olabilir. (örn. Kedim ölürse yeni kedi alacağım ; vade,gerçekleşeceği kesin, ancak ne zaman olacağı kesin değildir,15 Şubat 2008’de borcumu ödeyeceğim.)
1) Başlangıç vadesi (geciktirici, taliki vade): Hukuki işlemin hüküm ve sonuç doğurmaya başlamasının bağlandığı vadedir.
2) Bitme vadesi (bozucu, infisahi vade): Hukuki işlemin hüküm ve sonuçlarının son bulmasının bağlandığı vadedir. 
#Kesinlik, vadeyi şarttan ayıran en önemli özelliktir. Hukuki işlemlerin sonucunun bağlandığı geleceğe ilişkin olayların gerçekleşmeleri açısından 4 olasılık düşünülebilir.
a) Gerçekleşeceği kesin ve ne zaman gerçekleşeceği belli olan olaylar(vade)
b) Gerçekleşeceği kesin ve ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan olaylar(vade)
c) Gerçekleşecekleri kesin olmayan, gerçekleşirse ne zaman olacağı belli oluyor (şart)
d) Gerçekleşecekleri ve gerçekleşirse ne zaman olacakları belli olmayan olaylar (şart)


HUKUKİ İŞLEMLERDE TEMSİL

Temsil: Bir başkası için hukuki işlem yapmaktır. Bazen hukuki işlemlerin bizzat o kişi tarafından yapılması söz konusu olamayabilir; bu durumlarda temsilci bu işi görür. Bir hukuki işlemin temsilen yapılmasında 3 kişi söz konusudur: 
1) Temsil edilen, kendisi için hukuki işlem yapılan kişi
2) Mümessil (temsilci), temsil edilen için kendisiyle hukuki işlem yapan kişi
3) 3. cü şahıs, mümessilin temsil edilen için kendisiyle hukuki işlem yaptığı kişi


#Bir hukuki işlemin temsil eden için mümessil tarafından yapılması 2 biçimde düşünülmektedir.
1) Dolaylı (vasıtalı) temsil: Yapılan hukuki işlemin hukuki sonuçları önce; o işlemi yapan mümessilin şahsında doğar. Ancak temsilci bu işlemlerden kazandığı hakları ve yüklendiği borçları, sözkonusu hukuki işlemi kendisi için yaptığı kişiye devreder. Bu durumda temsilci hukuki işlemi kendisi adına, başkasının hesabına yapar.
2) Dolaysız (doğrudan doğruya / vasıtasız) temsil: Temsilci tarafından bir başkası için yapılan hukuki işlemden doğan hak ve borçlar, doğrudan doğruya işlemin kendisi için, yapıldığı kişi üzerinde doğar. Burada hukuki işlemi, temsilci, hem başkası adına hem de başkası hesabına yapar.  


Vasıtasız temsilin geçerlik koşulları:
Temsil Yetkisi: Temsilcinin, temsil edilen kişiyi doğrudan doğruya temsil edebilmesi için temsil yetkisine sahip olması zorunludur.
Kanuna dayanan temsil yetkisi: Temsilciler yetkisini doğrudan bir kanundan alıyorsa kanuni temsil yetkisi söz konusudur. Kayyım, vasi birer kanuni mümessildir.
#Temsil yetkisinin 3. kişilerce bilinmesi; Dolaylı temsilde, temsilcinin temsil yetkisi 3. cü kişilerce bilinmez, bilinmesine gerek yoktur. Ancak doğrudan temsilde temsilci 3. kişilere temsil yetkisini ispatlamak zorundadır. Temsil yetkisini gösteren belge vekaletname, (temsilci de vekil) vekalet bir akittir temsil ise hukuki bir işlemdir; akit değildir.
#Eğer bu 2 şarttan biri olmazsa mümessilin yaptığı hukuki işlemler kendi üzerinde doğar.
Haberci: Bir hukuki işlemin yapılması için gereken iradeyi, bir kişiden bir başka kişiye ileten kimsedir. Temsilci ile karıştırmamalıdır.
-Roma hukukunda temsil kurumu pek gelişmemiştir, sadece dolaylı temsil söz konusudur. Bunun nedeni kölelerin temsil yetkisi olmadan iş yapabilmeleridir.